Üçlü göç araştırma derneği, ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarıyla bölgedeki gerilimin hızla tırmandığı belirtildi, çatışmaların binlerce kişinin yerinden olduğu ve Türkiye başta olmak üzere komşuların doğru yeni göç hareketlerinin başlayacağını duyurdu.
Göç hareketliliği öncelikli tercih edilen adreslerden olan Mersin’de de endişeye neden oldu. Kentin özellikle Suriye iç savayı sonrası aldığı büyük göçün sosyol ekonomik etkileri tam olarak ortaya konamamışken yeni bir dalganın yaratacağı etkiye karşı kente ‘hazırlık’ yapma çağrısı geldi.
SAVAŞIN YÜKÜ KADINLARIN OMUZLARINDA
Mimoza Kadın Dernek Başkanı Çiğdem Göksoy, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde savaş, zorla yerinden edinme ve kadınların hedef alınmasına ilişkin gazetemize yaptığı değerlendire de özellikle göç hareketliğine dikkat çekti.
“Savaşlar ve zorunlu göçler yalnızca askeri ya da siyasi gelişmeler değildir; aynı zamanda toplumların en kırılgan kesimlerini derinden etkileyen büyük insani krizlerdir” diyen Göksoy, “Bu krizlerin en ağır yükünü ise her zaman olduğu gibi kadınlar ve çocuklar taşır. Bugün dünyada zorla yerinden edilen insan sayısı yüz milyonu aşmış durumda ve bu nüfusun yaklaşık yarısını kadınlar ile kız çocukları oluşturuyor. Bu gerçek bize açıkça şunu söylüyor: savaş ve göç süreçleri yalnızca güvenlik veya sınır politikalarıyla açıklanabilecek süreçler değildir; aynı zamanda çok güçlü bir toplumsal cinsiyet boyutu vardır.
“SAVAŞ VE ÇATIŞMA ORTAMLARINDA KADINLARIN KARŞI KARŞIYA KALDIĞI RİSKLER ÇOK BOYUTLU”
Savaş ve çatışma ortamlarında kadınların karşı karşıya kaldığı riskler çok boyutludur. Cinsel şiddet, zorla evlendirme, insan ticareti ve istismar gibi suçlar özellikle savaş ve göç süreçlerinde ciddi biçimde artar. Kadınların bedenleri çoğu zaman savaşın bir parçası haline getirilir ve bu durum patriyarkal sistem ile savaş politikalarının nasıl iç içe geçtiğini gösterir. Bunun yanında savaşlar aile yapısını da derinden etkiler. Erkeklerin savaşta hayatını kaybetmesi, kaybolması ya da çatışma ortamında kalması nedeniyle kadınlar hem ekonomik sorumluluğu hem de bakım emeğini tek başına üstlenmek zorunda kalır. Bu da yoksulluğun giderek kadınların omuzlarına yüklenmesi anlamına gelir” dedi.
“ÇOCUKLAR AÇISINDAN TABLO DAHA DA AĞIR”
Çocuklar açısından bakıldığında tablonun daha da ağır olduğunu dile getiren Göksoy, “Savaşlar çocukların yalnızca bugününü değil, geleceğini de etkiler. Çatışma ortamlarında çok sayıda çocuk hayatını kaybeder, yaralanır veya ailesini kaybeder. Eğitim hayatları kesintiye uğrar ve birçok çocuk okullarından uzak kalır. Yoksulluk ve güvensizlik ortamı çocuk işçiliğini, erken yaşta evlilikleri ve istismarı artırır. Dünyada yüz binlerce çocuğun farklı çatışma bölgelerinde çocuk asker olarak kullanıldığı da biliniyor. Bu durum savaşların yalnızca bugünün değil, gelecek kuşakların da hayatını nasıl etkilediğini ortaya koyuyor.
“KADINLARIN ÖZGÜRLÜĞÜ MESELESİ YALNIZCA BİREYSEL HAKLARLA SINIRLI DEĞİLDİR”
İran’da son yıllarda yaşanan gelişmeler, kadınların bu tür krizlerin merkezinde nasıl mücadele yürüttüğünü gösteriyor. İran’da kadınların ‘Kadın, Yaşam, Özgürlük’ sloganıyla başlattığı hareket yalnızca bir kadın hakları talebi değil; aynı zamanda yaşam hakkı, özgürlük ve demokrasi mücadelesidir. Ancak bu süreçte çok sayıda insan hayatını kaybetmiş, binlerce kişi gözaltına alınmış ve özellikle kadın aktivistler ciddi baskılarla karşı karşıya kalmıştır. Bu tablo bize bir kez daha şunu gösteriyor: kadınların özgürlüğü meselesi yalnızca bireysel haklarla sınırlı değildir; otoriter yönetimler, savaş politikaları ve patriyarkal sistem birbirini besleyen yapılardır ve bu yapılardan en fazla etkilenenler yine kadınlar ve çocuklardır” diye konuştu.
“TÜRKİYE ŞU ANDA DÜNYADA EN FAZLA MÜLTECİ BARINDIRAN ÜLKELERDEN BİRİ KONUMUNDA”
Türkiye özelinde, özellikle Suriye savaşından sonra yaşanan göç dalgasının, ülkenin mevcut kapasitesini ve hazırlık düzeyini test ettiğini ifade eden Başkan Göksoy, “Türkiye şu anda dünyada en fazla mülteci barındıran ülkelerden biri konumunda. Ancak ülkenin her il ve bölgesi eşit düzeyde göç yönetim altyapısına sahip değil. Mersin gibi liman kentlerinde yoğun göç, yerel sosyal hizmetler, sağlık ve eğitim sistemleri üzerinde ciddi baskılar yaratabilir. Yerel yönetimlerin ve sivil toplumun dayanışma kapasitesi olsa da, göçün aniden artması veya yeni krizler yaşanması durumunda barınma, temel gıda ve sağlık hizmetleri, eğitim olanakları ve kadın-çocuk güvenliği gibi alanlarda ciddi sıkıntılar ortaya çıkabilir.
GÖÇ ŞEHRİ MERSİN
Mersin, uzun yıllardır göç alan bir kenttir. Kentte yaşayan göçmen nüfusun önemli bir bölümünü kadınlar ve çocuklar oluşturuyor. Göçmen kadınların büyük kısmı kayıt dışı ve güvencesiz işlerde çalışmak zorunda kalıyor. Tarımda, küçük tekstil atölyelerinde ya da ev içi hizmetlerde düşük ücretlerle çalışan kadınların emeği çoğu zaman görünmez kalıyor. Bu durum ekonomik kırılganlığı artırırken, kadınların şiddet karşısında korunmasını da zorlaştırıyor. Göçmen çocuklar ise dil bariyeri, ekonomik yoksulluk ve sosyal uyum sorunları nedeniyle eğitimden kopma riskiyle karşı karşıya kalıyor. Eğitimden kopan her çocuk, eşitsizliğin yeniden üretildiği bir geleceğin içine itilmiş oluyor.
“BU NEDENLE, ÜLKE ÇAPINDA VE MERSİN ÖZELİNDE GÖÇ VE MÜLTECİ HAZIRLIĞI SADECE SAYISAL KAPASİTEYE İNDİRGENEMEZ”
Bu nedenle, ülke çapında ve Mersin özelinde göç ve mülteci hazırlığı sadece sayısal kapasiteye indirgenemez. Kadınların haklara erişimi, çocukların eğitim ve psikolojik destek ihtiyacı, sağlık hizmetlerine ulaşım ve toplumsal uyum çalışmaları da kritik öneme sahiptir. Yerel dayanışma ağları, kadın örgütleri ve sivil toplum kuruluşları bu noktada hayati bir rol oynuyor. Kadınların güçlenmesi ve çocukların korunması, kriz dönemlerinde toplumsal direncin de temelini oluşturuyor.
“KADINLARIN VE ÇOCUKLARIN HAKLARINI MERKEZE ALMAYAN HİÇBİR YAKLAŞIM KALICI VE ADİL BİR ÇÖZÜM ÜRETEMEZ”
Sonuç olarak savaşlar ve zorunlu göçler yalnızca sınırları değil, toplumların sosyal dokusunu da değiştirir. Bu değişimin yükünü en fazla kadınlar ve çocuklar taşır. Bu nedenle barış politikalarının, göç politikalarının ve sosyal politikaların toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifiyle ele alınması gerekir. Kadınların ve çocukların haklarını merkeze almayan hiçbir yaklaşım kalıcı ve adil bir çözüm üretemez. Gerçek ve sürdürülebilir bir barış ancak kadınların ve çocukların yaşam deneyimlerinin, sözünün ve mücadelesinin görünür olduğu bir toplumsal zeminde mümkün olur” şeklinde konuştu.